Ahimsa

Her gün yüzlerce küçük seçim yapıyoruz. Nasıl konuşacağımızı, nasıl tepki vereceğimizi, kendimiz hakkında nasıl düşüneceğimizi seçiyoruz.
Yoga felsefesinin 8 basamağının ilk ilkesi olan yamaların, yani başkalarına karşı davranışlarımızı düzenleyen etik kuralların ilki olan Ahimsa, çoğu zaman “şiddetsizlik” olarak çevrilir; en basit haliyle hiç kimseye ve hiçbir şeye zarar vermemek olarak yorumlanır. Ahimsa, yalnızca fiziksel zarar vermemek değildir. Düşüncede, sözde ve davranışta da zarar üretmemeyi seçmektir.
Teoride kabul ettiğimiz ilkeleri yaşamın içindeki yoğun akışta pratiğe dökmek kolay bir iş değil… Örneğin bir kuşu ya da kediyi günlük yaşamda öldürmeyi aklımızın ucundan bile geçirmeyiz ama bir hamamböceği ya da uykumuzu bölen bir sivrisinek ile aynı odayı paylaşmamız gerektiğinde seçeceğimiz çözüm yolu ahimsa içindeki doğruluğun derecesine bir örnek olabilir. Benzer şekilde sokağa çıktığımızda kimse ile kavga etmeyeceğimizi ya da trafikte bize anlamsızca korna çalan, aracımızı sıkıştıran bir şöföre tekme tokat girmeyeceğimizi biliriz ama kontrolü kaybetmemizin an meselesi olduğu anları hepimiz yaşamışızdır. Fiziksel olarak dışavurmamış olduğumuz şiddet içimizden salladığımız küfüre karşılık olarak ahimsanın neresinde durur? Bunlar benim aklımı kurcalayan ince sınırlar.
Modern yaşam bize sert olmayı öğretiyor.
Daha çok çalış. Daha hızlı ol. Hata yapma.
Yeterince iyi değilsen daha fazlasını yap.
Bir süre sonra en acımasız ses, dışarıdaki değil, içerideki ses haline geliyor.
“Yetersizsin.”
“Daha iyisini yapmalıydın.”
“Neden yine başaramadın?”
İşte benim için Ahimsa tam buralarda başlıyor. Yetiştiremediğin bir iş olduğunda kendini suçladığın, hissettiğin duyguları “abartıyorum” diyerek küçümsediğin ya da bedenin dinlenmeye ihtiyaç duyduğu halde onu zorladığın tüm anlar belki fiziksel şiddet olarak değerlendirilmiyorlar ama hepsi sinir sistemin için birer tehdit. Şunu anlamamız gerekiyor ki kendine daha nazik davranmak, standartlarını düşürmek demek değil, aksine güvenli bir sinir sisteminin öğrenmeye ve gelişmeye daha açık olduğunu gösteren nörobilimsel bir gerçektir çünkü beyin tehdit altında savunmaya geçer, güven içinde ise değişime açılır.
Kelimelerimiz, mimiklerimiz, davranışlarımız ve hatta düşüncelerimiz, yıkıcı bir şekilde kullanıldıklarında silaha dönüşebiliyorlar.
Kendini sürekli yargılayan ve eleştiren iç konuşmalar beynin tehdit algısıyla ilişkili bölgelerini daha fazla aktive ediyor ve bu durum sempatik sinir sistemimizi harekete geçirerek stres hormonlarını, özellikle de kortizol salınımını arttırabiliyor. Bu uzun süre devam ettiğinde beden sürekli tetikte kalıyor. Bu da yorgunluk, kızgınlık, kaygı ve zihinsel gerginlik hallerini pekiştiriyor. Buna karşılık kendimize şefkatli ve anlayışlı bir dille yaklaşmak parasempatik sinir sistemimizi destekleyerek bedene “güvendesin” mesajını veriyor.
Buralardan yola çıkarak şunu çok net söyleyebilirim ki sınır koymak ahimsadır. “Günüm buna uygun değil.” diyebilmek ahimsadır. Dinlenmeye izin vermek ahimsadır. Gerektiğinde zor konuşmaları saygıyla yapmak da ahimsadır.
Yoga matındaki sınır araştırmasının tanımını biraz daha genişletmenin yeri burası olabilir. Ben bedeni bir hazine olarak görüyorum. Dolayısıyla da onu iyi, verimli ve doğru kullanmayı öğrenmemiz gerektiğine inanıyorum. Ama bu ince farkındalık hemen elde edilemeyebiliyor. Bedeni pratiğe ilk başladığımız zamanlarda hoyratça kullanma hatasını çoğumuz yapıyoruz. Pratikte ilerlemeyi istemek gayet anlaşılır bir durum ama pozlardaki gelişimimiz beklediğimizden daha yavaş ilerlediğinde, hayal kırıklığına uğrayan zihnimizin tuzağına düşmek de an meselesi.
Bedeni zorlamak, ona özen göstermemek, acıya rağmen devam etmek ahimsanın ta kendisi değil de ne? Kendimden biliyorum, yogaya başladığım ilk zamanlarda ellerim üzerinde durmayı o kadar çok istiyordum ki bu poza aşırı anlam yüklemeye ve ona büyük bir hırs ile yaklaşmaya başladım. Düştüm, kalktım, sakatlandım, kızdım… Sonunda öyle ya da böyle poz olmaya başladı. Mutluluktan uçuyordum. Sanki en becerikli benim! Derken bir gün o beceri gitti.. Nereye gitti ben de bilmiyorum… bir korku geldi… yapamamaya başladım. Sonunda “değer mi ya dedim” bu kadar çabalamaya? Ellerimin üzerinde duramazsam yoga yapıyor sayılmayacak mıyım? Yoga bundan mı ibaret ? İşte o kendime zarar vermeme idrakı biraz geç geldi ama iyi ki geldi… O günden sonra pratiğimin içinde bedenimin sınırlarını tanıyarak ve ona saygı duyarak ilerlemeyi seçtim.
Ahimsa diğer yandan düşünce boyutunda da var olması gereken bir yaklaşım yani her şekilde gerek fiziksel gerek zihinsel kendimize zarar vermeden varolabilmeyi araştırıyoruz sürekli. Burası da benim için pratiğin en zor kısımlarından biriydi. Hala da öyle … Derinleşmiş düşünce kalıplarımız, ebeveynlerimizden devraldığımız davranış biçimlerimiz, onların gözünde kendimizi değerlendirmeye olan yatkınlığımız bizi öyle bir şekillendiriyor ki kendimiz hakkında kurduğumuz cümleler inanılmaz sert ve acımasız olabiliyorlar. Bunların bize içten içe zarar verdiğini uzunca bir süre anlamıyoruz. Halbuki dönüşüm ve gelişim kendimize iyi davranmayı seçtiğimiz anda başlıyor…
Patanjali’nin yamalardaki sıralaması bence tesadüf değil. Önce Ahimsa. Sonra Satya, yani hakikat… Çünkü hakikat de eğer şefkatten yoksunsa kolayca bir silaha dönüşebilir. Aynı şekilde şefkat de hakikatten uzaklaştığında sadece geçici bir rahatlatma sunar. Gerçek dönüşüm, ikisinin birlikte var olabildiği yerde oluşuyor.
Yazımı sonlandırırken kendinize küçük bir soru sormanızı istiycem. Kendiniz ile konuşurken bir bebeğe ya da bir tatlı hayvana seslenir gibi mi konuşuyorsunuz? Cevabınız “hayır” ise, belki de ilk değişmesi gereken düşünceleriniz değil, onlara eşlik eden tondur çünkü bazen iyileşme daha az savaşmakla, kendimize daha az zarar vermekle başlar. Ve belki de gerçek güç, hiçbir zaman sertlikte değil; bilinçli bir yumuşaklıkta saklıdır.
Sevgiyle kalın…
Yorumlar