top of page

Asteya

17 Ağu
4 dakikada okunur

Asteya, yoga felsefesinin yama olarak adlandırılan beş temel ilkesinden biridir ve en yalın haliyle “çalmamak” anlamına gelir; sana ait olmayan hiçbir şeyi - zamanı, enerjiyi, dikkati - kendi üzerine çekmemeyi ifade eder. Ama benim gibi kelimelerin görünen ve bilinen anlamlarının arkasında yatanları merak eden biriyseniz siz de şu soruyu sormak isteyebilirsiniz: “Gerçekten neye sahip olmadığımızı düşündüğümüz için sürekli bir şeylere uzanıyoruz?”


Çalmak her zaman almak değildir. Bir şeyi çalmak deyince aklımıza hemen fiziksel bir nesne geliyor. Oysa günlük hayatımızda çok daha görünmez “almalar” var. Bazen bir başkasının eşyasını ondan izinsiz almıyoruzdur belki ama onun zamanını çalıyoruzdur. Bazen kimsenin enerjisini fiziksel olarak tüketmiyoruzdur ama sürekli onay bekleyerek onun dikkatini üzerimize  çekmeye çalışıyoruzdur. Ya da bazen birinin hayatını kıskanarak ve onun sahip olduklarını zihnimizde kendimize ait olması gereken şeyler gibi gördüğümüzden o kişinin hayatını onun haberi olmadan bizimmiş gibi yaşıyoruzdur. Bunlar farketmediğimiz ama hayatlarımızın parçası haline gelen ve asteya ilkesinin alt basamaklarını oluşturan minik detaylar olarak karşımıza çıkıyor.


Birinin konuşmasını sürekli bölmek…Karşımızdaki insanın zamanına saygı göstermemek… Bir başkasının fikrini kendi fikrimizmiş gibi sahiplenmek… Birinin başarısını küçümseyerek kendimizi daha iyi hissetmeye çalışmak…Henüz yaşanmamış bir geleceği zihnimizde tüketmek…Ya da sürekli başkalarının hayatlarına odaklanarak kendimizi eksik hissetmek gibi… 


Bunların dışında en büyük hırsızlığı bazen de kendimize yapıyoruz. Kendi zamanımızı, dikkatimizi, enerjimizi çalıyoruz. Örneğin sosyal medya bu anlamda Asteya üzerine düşünmek için ilginç bir alan çünkü artık başkalarının hayatlarına ulaşmak için fiziksel olarak yanlarında olmamız gerekmiyor. Bir ekranı açıyoruz ve birkaç saniye içinde başka birinin bedenine, ilişkisine, evine, kariyerine, tatiline, başarısına maruz kalıyoruz. Ve zihnimiz çok hızlı bir şekilde karşılaştırmaya başlıyor: “Onun var, benim neden yok?” Belki de Asteya burada bize başka bir şeyi hatırlatmaya çalışıyor. Başkasının sahip olduğu şey, senden alınmış ya da sende eksik olan bir şey değil! Ama bunu idrak etmemiz maalesef hemen gerçekleşmiyor. Dikkatimiz sürekli ve kısa kısa hep başkalarının hayatlarına kayıyor.


Psikolojide karşılaştırmanın kendimizi nasıl algıladığımız üzerinde güçlü bir etkisi olduğunu biliyoruz. Bir başkasının başarısını gördüğümüzde kendi başarımızı daha küçük hissetmek…

Birinin güzelliğini gördüğümüzde kendi bedenimizi yetersiz bulmak… Birinin ilişkisini gördüğümüzde kendi ilişkimizde eksik aramak…Birinin hayatını gördüğümüzde kendi hayatımızı “geç kalmış” hissetmek…Bunların hepsi zihnin bize direttiği hikâyelerin bir parçası. Sanki hayatta sınırlı miktarda güzellik, başarı, sevgi ve fırsat varmış gibi. Bir başkasına giden şeyden dolayı bize daha az kalacağını düşünüyoruz. Oysa hayat böyle çalışmıyor. Birinin çiçek açması senin çiçek açma ihtimalini azaltmıyor. Asteya yine burada devreye giriyor ve başkasının olanı zihinsel olarak kendimize mal etmemek gerektiğini bize hatırlatıyor.


Peki ya kendimizden çaldıklarımız? Asteya’yı düşündüğümde benim için en çarpıcı taraflarından biri bu. Çünkü başkalarından aldıklarımız kadar, kendimize vermediklerimiz de var. Dinlenmemiz gereken yerde çalışıyoruz. Bedenimiz “yeter” derken biraz daha zorluyoruz. Kendimize ait olmayan standartlara yetişmeye çalışırken kendi zamanımızı tüketiyoruz…Ve çoğu zaman bunu başarı adı altında yapıyoruz.  “Daha üretken olmalıyım. Daha fit olmalıyım. Daha başarılı olmalıyım. Daha erken kalkmalıyım. Daha çok okumalıyım. Daha çok çalışmalıyım.”

Sürekli bir “daha”. Daha fazlasını almak için kendi enerjimizi tüketiyoruz. Uykudan, oyundan,

sessizlikten, yavaşlıktan, bedenden ve en üzüntü vereni, şimdiki andan çalıyoruz.


Belki de Asteya’nın bize sorduğu sorulardan biri şu: “Bir şeylere sahip olmak için kendinden ne kadar vazgeçiyorsun?”


Beyin biz geleceğe yatırım yapmaya çalışırken aslında elimizde olanı görmememizi engelleyebiliyor. Burada nörobilimden yararlanmakta fayda var çünkü işin bu tarafı da benim için oldukça ilgi çekici. Beynimizin belirsizliği sevmediği bir gerçek. Bu nedenle sürekli geleceği tahmin etmeye, olası sonuçları hesaplamaya ve kontrol edebildiği alanı genişletmeye çalışıyor. Eminim size de oluyordur, zira bana çok sık oluyor, henüz meydana gelmemiş şeyleri zihnimde defalarca yaşayabiliyorum. “Ya başıma şu gelirse?” “Ya yetişemezsem?” “Ya istediğim olmazsa?” “Ya başaramazsam?” Bu sorularla işte henüz yaşanmamış bir geleceği bugünün içinde tüketmeye başlıyoruz. Ve bunun sonucunda fiziksel olarak burada olsak bile zihnimiz başka bir zamanda kalıyor. Endişe, kaygı, stres bizi içten içe kemiriyor, sinir sistemimiz daralıyor.


Asteya’ya bu açıdan baktığımda, henüz gelmemiş zamandan çalıyor olma bakış açısını bize kaybettirdiği şeyleri gösteriyor olmasından dolayı seviyorum. Geleceği kontrol etmeye çalışırken bugünün dikkatini tüketmemek. Henüz yaşanmamış bir anın kaygısını bugünden almamak. Bize ait olanın sadece bugün olduğunu hatırlamak.


Yoga matının üzerinde Asteya kendini nasıl ortaya koyuyor diye sorarsanız o da kanımca şöyle: Bir pozun içinde kendimizi başkasının bedeniyle karşılaştırdığımızda, yanımızdaki kişi daha ileri gidebildi diye kendi pratiğimizi yetersiz gördüğümüzde, bedenimizin bugün izin verdiğinden daha fazlasını almaya çalıştığımızda…İşte ahimsa da dahil oldu konuya. Daha önceki yazılarımda da ifade etmiştim, her yama bir diğerini tamamlıyor aslında. Birbirlerinden çok ayrı gözükseler de hepsi iç içe ve birbirlerine hizmet ediyorlar. Biz bir tanesini hayatımıza entegre ettiğimizde inanın diğerleri de kendilerinden müdahil oluyorlar sürece. Kendimize zarar vermemek ile kendi zamanımızdan çalmamak işte bu ortak kümede buluşuyorlar.


Halbuki yoga bize bir yere yetişmeyi değil, olduğumuz yerde kalabilmeyi öğretir. Belki bugün bedenin dünkü kadar esnek değildir. Belki enerjin düşüktür. Belki zihnin dağınıktır. Belki sadece birkaç dakika matın üzerinde kalmaya ihtiyacın vardır. Bunların hiçbirini düzeltmek ya da değiştirmek zorunda değilsin çünkü yoga pratiği bir şeyi zorla almak değil, olanı olduğu haliyle görebilmek üzerine kuruludur.


Asteya’nın son bir yüzü de bence yeterlilik ile ilgili. Başkasının başarısını kendimize tehdit olarak görmemek, başkasının güzelliğinin kendi güzelliğimizi azaltmaması, başkasının zamanının bizimkinden çalmadığını anlamak için herşeyden sende “yeterince” olduğu bilinci ile buluşmak ve bunu kabullenmek. Çünkü insan “yeterliyim” duygusuyla temas ettiğinde, dışarıdan bir şeyleri çekme, alma, yakalama ihtiyacını yavaş yavaş bırakmaya başlıyor. Başkasının hayatı bir eksiklik hatırlatıcısı olmaktan çıkıyor. Bunu gerçekten hissettiğimizde kendi hayatımızı başkalarınınki ile kıyaslama ihtiyacımızın azaldığına inanıyorum.


Belki de en önemli soru şu; ”Hayatımda zaten var olan şeyleri gerçekten görebiliyor muyum? Elimdekini farkedebiliyor muyum?” Çünkü esasında ihtiyacımız olan şey daha fazlasını almak değil. Elimizdekinin kıymetini hatırlayabilmek.


Ve işte Asteya’nın en güzel hali de burada başlıyor: eksiklik hissinden değil, yeterlilik duygusundan yaşamak. Ama bunu gerçekten hissedebilmek…İşte asıl dönüşüm burada. “Aramayı bırak. Zaten buradasın.” Hatırlarsanız ne demiştik? En büyük hırsızlık, hayatın içinde eksik olduğuna inanarak yaşamak. En büyük özgürlük ise hiçbir şeyi tamamlamaya çalışmadan, hayata zaten tamamlanmış bir yerden bakabilmek.


Şimdi sana tek bir soru bırakıyorum: Eğer gerçekten yeterli olduğuna inanırsan, hayatında neyi ya da neleri artık almaya çalışmaktan vazgeçersin?


Sevgiyle kalın…


Yorumlar


 

© 2025 by neuroflowbyayse. Powered and secured by Wix 

 

bottom of page